Eylül 13, 2017

Bir Kardelen Çiçeği


Bazen içinizdeki ses çığlık atmanızı söyler fakat aklınız bunun bir işe yaramayacağını gösterir. Onu kalbinizden sökerken her şeyin kökten geldiğini hissedersiniz. Nefes alıp verirsiniz, patlamış bir silahtan çıkan merminin hızı misali. Etrafta söylenilenleri kulaklarınız işitmez, aynı ses döner durur kafanızda. Söylediği güzel sözleri sayıklamaya başlarsınız. Bir daha duymak istersiniz, ama sadece istersiniz. Aklınıza takılan her sorunun başını nedenler çeker. Bir şeyler yapmak istersiniz ama zaman denilen illet sizi çoktan sollamıştır. Artık bir şeylerden vazgeçmek zorunda kalmışsınızdır. Atan kalplerinizle duyan kulaklarınız, inkar eder olan bitenleri. Fakat, olmuştur. Birileri yine gitmiştir.

Sıcak yaz gününde açabilen tek kardelen çiçeği girdi hayatıma. Zorluklarla baş ettiğini, güneşe bakışından anladım. Ona umutla bakıyordu. Fanilere umut bağlamayı çoktan bırakmış bir kardelen çiçeğiydi. Kimse ona bir çiçek olduğunu söylememiş gibi gülümsüyordu, sanki içinde rutubet kapan bir duvar vardı. Birilerinin o duvarı yıkmasını isterdi fakat kendinin de yıkılacağının farkındaydı. Acılarının kendinden ibaret olduğunu bilen bir kardelen çiçeğiydi. Yaprakları kurumuş olsa da etrafına müthiş kokular saçardı. Ona göre kendisi dikenlerin arasında yapayalnız, sadece solunca değeri anlaşılan bir çiçekti. Oysa ki zorluklardı, onu güzel yapan. Sanki sürekli acılarını taşıdığını hissettiğim bir çantası vardı, omzundan düşürmediği. Bir şeylerin aklından çıkmadığını düşündüren elleri vardı, sürekli kıpırdayan. O güzeldi, güzdü. Her ne kadar bir kış çiçeği olsa da Kardelen, bize en çok o güneşli günleri yaşattı.

Hayat aslında bir gülücükten, bir öpücükten, bir sarılmaktan geçer. Hayat o kadar da zor bir sınav değildir. İyi insan olmakla yetinmeyin tabii ki ama onsuz da kalmayın. Etrafınızdakilere yok olduğu zaman kıymet vermekten vazgeçin. Bu hem yanınızdakini uzaklaştırır, hem de mezardakini güldürür. Kalbinizden çıkan o güzel hisleri kelimelerle buluşturmalısınız. Dünya size kin, nefret ve öfke biriktirecek kadar vakit tanımadı. Siz sadece etrafınızdaki güzellikleri tanımakla yetinin. 

Eğer değerini bilirseniz, ölüm en güzel nimettir. Gerçeklere açılan tek kapı, yalanlardan kurtulan tek yoldur. Giden birini suçlamak en büyük suçtur. Nefes aldığınız sürece, insanların yaşama hevesine ortak olun. 

Hepimiz için gökyüzünde mutlaka bir yerler vardır.

(Bu paragraflar, 09.09.2017 tarihinde vefat eden Kardelen Dinçer için dökülmüştür.)

DEVAMINI OKU
11 yorum
Paylaş:

Ağustos 22, 2017

Birikmiş Vagon Gözyaşları


Buz tutmuş bir tren vagonunu ancak zaman ısıtabilir. Raylar istediği kadar oturmuş olsun, üşümüş bir tren asla yola çıkmaz. Aslında yolcularını sevdiklerinden ayırmak istemez trenler, fakat gitmek onların doğasında vardır. Etrafı ağlayan ve vagonlarla birlikte koşan insanlarla doludur. Küçük çocukların eğlencesi, büyük insanların son gecesidir. Trenler, vedadır. Ne kadar çok ziyaretçisi olsa da, kimse trenleri sevmez. Sanki gönlündeki bağı bir vagona bağlarsın, ve o tren onu alıp götürür. Trenler, elvedadır. Asla mutlulukla ayrılamazsınız o garlardan. Ya Ramiz Selma'sına veda etmiştir. Ya da Nazım Piraye'sine. Giden hüzünlü, kalan emrihaka kavuşmuştur. Esasında kalandan çok giden yaralanır. Trenin hızı kadar kalbine çiviler saplanır, ama hala diridir. Hızla geçen evlerdeki cıvıltılar ve sevgi sesleri onu öldürür. Hikayelerini düşünür, o gördüğü insanlarda yaşadığı şeyleri hayal eder. Hızla geçen evlerde kendini görmek ister. O da sıradan olmak ister. Hızla geçip gidilen birisi olmak ister. Hayatın onu görmemesini ister. Bazen; o an için değilde zaten yaşadığı için, nefes almak ister. 

Kademeli vagonlar, kademeli insanlara ayrılır. Her vagonun ayrı bir vedası vardır. Birisi sevdiğini alıp götürür. Öteki sevdiğini terk edip gider. Bir diğeri anasına son kez sarılarak askere uğurlanır. Bir başkası anasını babasını öldürüp şehirden kaçar. Raylar gitmek istemezcesine sesler çıkartır. Çığlıklar biraz yavaşlatır onları, duraksarlar. Ve ardından, vagonlar gözyaşlarıyla dolar. Yine birileri gider, birileri kalır.

Mektupların havada uçuştuğu, bavulların üst üste dizildiği, sarılmaların bitmediği, ve ağlamaların susmadığı gündür o gün. Babalar dimdik durur içi ağlar, analar gözyaşı döker yine de sapasağlam. Sevenlerin birleştiği an çıt çıkmaz kimseden. Çünkü herkes bilir ki, orada zaten kıyamet kopuyordur. Tren garları, hastane kapılarına benzer. Tek fark, gidenin gelip gelmeyeceği hiç belli olmaz.

Trenler, gidip de gelmeyenin, gelip de bir türlü gidemeyenin oyunudur. Trenler bizlerdir.

DEVAMINI OKU
12 yorum
Paylaş:

Temmuz 06, 2017

3 Mermi, 5 Uyku İlacı ve 1 Anestezi


Tarih, 05. 02. 1994.

O sabah kafasına 3 mermi sıkmıştı. 5 uyku ilacı ve 1 anesteziyle ayakta durmaya çalışıyordu. Gözlerinin altındaki çukurlarda çok kez boğulmuştu. Bir an durdu ve titreyen göz kapaklarını izledi. Uyuşuk kulakları hiçbir şey duymak istemiyordu. Yenmiş tırnaklarının içi dün gece yediği yemek parçalarıyla doluydu. O kadar karanlıkta kalmıştı ki, güneşi gördüğü an burnundan kanlar fışkırdı. 17 kez hapşurdu. Kafasına değil, vücuduna güneş geçmişti. Ayakkabı bağcıklarını bağlamaktan sıkıldığı için onları körelmiş bir bıçakla lime lime yapmıştı. Kapıyı kapattığı an yüzünü yıkamadığını fark etti. Ayakkabısını sildiği peçete ile göz çeperlerine sürdü ve yavaşça merdivenlerden indi. O sabah da aptal komşularını içtenlikle selamladı. Bunu yapmaktan pek hoşlanmazdı ama zaten hepimiz genellikle yapmaktan hoşlanmadığımız şeyleri yapmaz mıyız? Biri uzun, biri kısa ve parçalanmış bağcıklarla kaldırıma çıktı. Yürüdüğü yer bisiklet yoluydu fakat bu kimsenin umurunda değildi. Çünkü amaç günü bitirmekti. Yol kenarında her sabah aldığı 2 simit bir çay üçlüsünü tekrarladı. Durağa geldiği vakit otobüsün ilerde çoktan gittiğini fark etti ama en ufak bir tepki bile vermedi. Çünkü her sabah otobüse yetişirdi. Farklılık onun hoşuna gitmişti. O durağa her gelişinde gençlerin duvara işlediği yazı gözüne ilişirdi. "Her gün daha önce hiç yapmadığın bir şeyi yap!" bu söz onu güldürüp, düşündürüyordu. Bir an Kaykayla işe gitmeyi düşünmüştü ki çoktan otobüse binme sırasına girmişti. İçinde hep 1 lirası kalan otobüs kartını bugün son kez basacakmış gibi bastı ve boş yer olsa da ayakta yolculuk yapmak istedi. Aklı hala duvardaki yazıdaydı. Ve aklına her gün yaptığı tek farklı şeyin, otobüste gördüğü kızlara aşık olmak olduğu geldi. Son durakta ineceği için kulaklığını takıp müzik dinlemek istedi. Farklı bir müzik. "So dont, let them steal your light." sözleri kafasında tur atarken omzuna bir el tıkırdadı. Dönüp baktığında daha önce hiç görmese de görmüş hissiyatına kapıldığı bir kadınla karşılaştı. Kulaklığı çıkartmak yerine telefonu açıp müziği durdurdu. "Buyurun?" gibisinden bir surat ifadesini yakalayınca kadın "Hiçbir zaman doğru yolu seçemedin." diye bağırmaya başladı. Donup kalmıştı ve otobüsteki insanların bundan rahatsız olmadığını fark etti. "Anlamadım?" sorusunu sorunca kadın 3 mermi, 5 uyku ilacı ve 1 anestezi ile ayakta duran adama bir tokat attı. Attığı küçücük tokat adamın yüzünün sol tarafını mosmor yapmaya yetmişti. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kadın yerde ki adama tekmeler savuruyor, bir şeyin hıncını almak istercesine vurmaya devam ediyordu. Bayılmıştı. Uyandığında bayıldığı olay yerinden en uzak hastanede buldu kendini. Oda da, kendisi de bembeyazdı. Hala neler olup bittiğini anlamamıştı. Karşısında bir ayna vardı. Kendini görebiliyordu. Kafasında 3 delik ve bir çok yara izi vardı. Gözlerindeki ağırlığının normal olmadığını fark ettiği an yandaki sehpa da uyku ilaçlarını fark etti. Acıdan ağladığı günler olurdu ve anestezi bunun tek çaresiydi. Gözleri uzaktan sanki maske takmış bir adam gibi, kapkara gözüküyordu. Odaya beyaz bir kadın girmişti ve bir şeyler söylüyordu. Duymak istese de, söylenilenleri duyamıyordu. Ellerine baktı ve olaydan önce yediği 2 simidin susamları tırnaklarının arasında öylece duruyordu. Odadaki kadın biraz ağladıktan sonra pencereyi açmak için perdeyi aralayınca içeriyi güneş ışınları kaplamıştı. Gözleri kamaştı, hapşurdu ve burnu kanadı. Bugün günlerden şubat ayının 22'si idi. 17 gündür hastahanede yatıyordu. Ve her gün aynı şeyleri yaşamaya mahkum bir adam olarak, orada öylece yatmaya devam ediyordu. Hayatı boyunca yürüyemeyeceği yollar ve gidemeyeceği yerler birikmişti. Fakat o, orada öylece beklemek zorundaydı.

O gün o otobüse hiç binmemişti aslında. Hiç kaldırıma çıkmamıştı. Komşularına hiçbir zaman içtenlikle selam vermemişti. O kadını da hiç tanımıyordu.

Tarih, 22. 02. 1994.

DEVAMINI OKU
10 yorum
Paylaş:

Haziran 04, 2017

17 Dikiş İzi


Silinmek gerekir bazen. Gerçekten kaybolmak ister insan bir süreliğine. Fakat silmek, birşeyleri geri de bırakabilir. İzler bırakabilir. Ama kaybolmak öyle mi? Yok olur. Hiç olmamış gibi yok olur. Bendeniz, biraz gitmek istedim. Bir şeyler yazıp birileriyle bunları paylaşmak bana çok özensiz geldi. Yazdıklarımı bir yerlerde saklayarak, onlara saygı duydum. Onları sadece var olmasını sağlayanla başbaşa bırakmak istedim.Yani kendimle.

Aslında bana sizi unutturan şey "kargaşa" oldu. İşin kötü tarafı kendimi de unutmama sebep oldu. Elimdeki kalemi öyle sert sıkıyorum ki sanki yazacaklarım daha beklenemeden unutulacak. Pek bahsetmedim ama burası benim bodrum katım. Üst katlarda bir sürü tantana çıktı haberin bile yok. O yüzden inemedim yanına kusura bakma. Burası da amma karanlık, biraz da soğuk. Bensiz ıssız kalmış, üzüldüm.

Kimse benim 17 yaşım olamaz. Ben buraya gelirken öyle bir kaza geçirdim ki, bugün doktorun dikişime 17. imzasıdır. Çok acıtıyor. Her iğne deliği beni öldürecek kadar ağlatıyor. Çünkü bu devamının geleceğinin bir habercisi. Şayet yara kapanmadan kaçmazsam yaralarıma kaç dikiş atılacak bilmiyorum. Gittiğim bu serüven bana daha ne kadar yaralar kazandıracak, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim; sağ kalmayacağımdır. Her gün bir önceki günden daha kaskatı kesiliyorum. Siz hiç 17 yaşınızda 80'ni devirdiniz mi? Ben nakavt edeli çok oldu.  Kafamda birçok kişiyi öldürdüm, elime kan izi bulaştırmadan. Hepsinde de haklıydım. Ölmeyi idamlardan daha fazla hakediyorlardı. Günlük hayatınızda gördüğünüz o insanlar, mutlaka birilerini öldürmüşlerdir. Tek bir söze, tek bir darbeye, tek bir mermiye bakar her şey. Hayatınızı gözlerinizi ovuştururken kaybedersiniz. Bir gün güvendikleriniz nefret listenize eklenecektir, kimse bundan şüphe duymasın. Cesaretiniz varsa kafalara sıkın, hayallere değil. Kimse itiraz ettiğiniz bir hayatı yaşamayı bırakacak ya da övdüğünüz bir hayatı zorla yaşayacak zorunda değildir. Hayali olanın hayatı da olur. Kırıklıklardan ne zevk alıyorsunuz? Birilerinin hayali olamadıktan sonra güzel bir hayatınız olmuş, ne yazar ki?


Beli kırık ve ağlamak isteyen bir çocuk bugün. Bugün ilk düşüşüm. İlk yara izim. Annemin acısıyım ve hala da acılarıyım. Eminim ki beni doğurduğu için sevinçli bir kalbi yok. Neden olsun ki? Başarısızlıklarla dolu günler ve haftalar olan bir hayat sürüyorum, sürüklüyorum. Hayat acılı, tatsız tuzsuz devam ediyor. Birisi sanki içimden zevklerimi çalmış gibi. Sanki huysuzluklar yüklemiş gibi. Tam tamamlanmadım sanırım. Beni tamlayacak insanda buralardadır muhtemelen, eminim. Hissediyorum ve hayallere kapılıyorum. Kalbimdeki sofra ona da, size de yeter. Hayallerimden vazgeçirecek insanlardan uzak durursam, uzun bir serüven beni bekliyor. Fakat yıllar sonra buralara gelip gülmek istemiyorum. Çünkü insan o zaman kaybediyor. Geçmişe gülmek, ağlamanın bir diğer versiyonu.

Her neyse, bugün doğum günüm. Her zaman uyudum, bugünde öyle yapacağım. Çünkü doğmak, uyumaktır. Ve Zakkum ne diyor; "Uyuman gerekir, büyümen için." Uyumaktan kastım kafayı yastığa gömmek değildi yanlış anlamayın, gerçekten uyumak, düşümsemek.

Seni ve sizleri bir şarkıyla birlikte bırakıyorum. Umarım hepimiz şu fani Dünyadan daha fazla yara ve yara izi biriktirmeden göçeriz. Hayallerinizi takip edin.
Kötü İnsanları Tanıma Senesi - Sagopa Kajmer

DEVAMINI OKU
15 yorum
Paylaş:

Mart 31, 2017

Programlanmış Günler ve İnsanlar


Bana bir baksanız, tekrardan baktığınıza pişman olursunuz. O denli densizim. Karşımdakiler böyle düşündükçe bende böyle olduğuma inanmaya başladım. Kaldırımın ucundan hızlıca yürüyerek giden ve tek amacı gideceği yere varmak olan bir gençtim. Sanki pelerin vardı sırtımda, beni görünmez yapan. Üşüsem bile belli etmezdim, göze batmamak için. Bazen dişlerim titreşime meydan okurdu. Bazen kollarım ürperen kedi gibi gözükürdü. Bazen bacaklarım kesilecek olan koyun gibi titrerdi. Bazen sırtım yaralara rağmen dik durmakla meşguldü. Ben bazenlerden ibarettim. Yalnızlık koynuma sırnaşmış, kimsenin yanıma yaklaşmasına izin vermiyordu.  "Ne oldu?" diyene ben değil, yalnızlığım tekmeler savururdu. Mesela yutkunurken ki o yalnızlığı sizden başkası hissedemiyor değil mi? Bunu ben de biliyorum. Gözyaşınızı tam silmişken bir yenisinin daha düşmesi, çok kötü hissettiriyor. Tırnakların üşüyor ve avucunuzu sıkarak onları ısıtmaya çalışıyorsunuz. Olmuyor o da, bu sefer ellerinizi ceplerinize sokuyorsunuz. Hem ısınmıyor hem de beş parasız olduğunuzu görüyorsunuz. Üzülmüyorsunuz çünkü alışıyorsunuz. Alıştıkça da ölüyorsunuz.

Programlanmış günleri yaşamaktan ve kurulmuş insanları görmekten yoruldum. Her gün azar listesi, bağırma seansları, ıslak selpaklar, acıma içgüdüsü, hüzünlenme, hayıflanma saatleri, boş verme düşünceleri ve kapanış. "Yarın ne yapacaksın?" sorusu tedavülden kalktı onun yerine "Yarın boş zamanın var mı?" geldi. Zaman içerisinde dolu olabilirim ama genel olarak çizelgem boş.

Annesinin nefes alış-verişini taklit ederek uyumaya çalışan çocuklardık biz. Ne ara nefes alırken zorlanır olduk? İnsan bildikçe cahil kalır ya, yaşadıkça da ölüyormuş meğer. Kırık camlara ayak basan mı yoksa birinin canını yakacağını bilmene rağmen camı kırmak mı? Hayat tam da bu iki ikilemin arasındaki o masum düşüncedir. 'Kimsenin canı yanmasın ya.' 

Kendimi keşfedilmemiş şarkı gibi hissediyorum. Bence keşfedilmek zorunda da değilim. Keşfetmek bir anlamda da yok etmektir. Bulurlarsa ya bunarlar ya da bıkarlar. İnsanlar her zaman yok etmeyi amaçlar. Sürü halindekiler bir şeyleri sürekli kılmayı amaçlasa da yok etmek fıtratımızda vardır. Mesela 1 ağaç yaklaşık olarak 1000 insanın oksijen ihtiyacını karşılar. İnsanoğlu bunun farkında olsa bile ağacı kesmemek yerine "Daha az ağaç kesmek" düşüncesini uygular. Yani insanlar, yok edicidir. Keşke Dünyayı insanlar değil de uğur böcekleri keşfetseydi. Gezegenlere koloniler halinde yayılmaya çalışan insansı yaratıklar, keşfetmeye devam ediyor.

Velhasılıkelam, karışığız. Yazacağım o kadar şey ve yazmamak için o kadar çok sebebim var ki, ortalarda bekliyorum. Seni az bilinen ama bilinenlerden sevilen bir şarkıyla bırakmak istiyorum ve bırakıyorum.

Fotoğraf: Burçin Albayrakoğlu

Emir Can İğrek - Devriliyorsam

DEVAMINI OKU
15 yorum
Paylaş:

Mart 12, 2017

Ürperten Hokkabaz


Yağmur damlaları usta bir hokkabaz. Gözyaşımı kaybediyor aniden. Aralara sular serpiştiriyor ki görmek istediğimiz şey aslında damlalardan ibaret olsun. Bulutlar ise hokkabaz kitabı. Sayfaları araladıkça damlalar adeta kesilen yaradan fışkıran kan gibi yere rastgele dökülüveriyor. Ağlamaklı oluşum beni zayıf  kılıyor her zaman. Sağ bacağımın bir anda titremesi ya da ellerimin bir anda buz tutması beni güçsüz gösteriyor. Ellerimi her suratıma götürdüğümde duvarların bana doğru koştuğunu hissediyorum. Her kulaklık çözmem de ise üzüleceğimi biliyorum. Her gülüşüm de de bir gün ağlayacağımın farkındayım. 

Son sayfayı okuyamadan denize düşmüş kitap gibiyim. Sonum belli değil, yolum belli değil. Bir karaya vuracağım elbette ama anlaşılmak için ilk sayfadan okumaya başlayacaklar. Bazısı atlayarak okuyacak, o zaman da biplenen komedi filmi gibi duracağım. Hissettiklerini dökmeyi becerebilseydi insan, tek cümle yazardı. O da mı yetmedi? Bir roman dolusu kelime saçardı. Ama yok, dökmek bize göre değil. Yazarken bile yere dökülen o ateşten sözleri içime gömüp devam ediyorum. Kıyamıyorum bazı kelimelere, dertlere. O kadar samimi ki gözyaşlarım, parmaklarıma düşüveriyor ve "Tek kelime daha yazma." diyor sanki. Fakat hırçın parmaklarıma söz geçmez vesselam. Bir gün inadımı kırıp yazmayacağım. O gün de herhalde 5 karış bir odada olacağım. Tüylerimin ürperişini etlerime dağıtacağım. Tek nefeslik bir yerde bir nefes bile alamayacağım.

Şimdiye kadar karşılaştığım en iyi dostlar kalbim ve aklımdır. İkisi de daima kusurlarını örtüp duruyor. Bence kalbim beynime hançer saplayacak böyle hissediyorum ama dostlukların işi belli olmaz. Düşmandan gelecek hançere hazırsın o yüzden ne kadar derine de saplansa pek bir acısı olmaz. Fakat dostunun güneşi bile seni yakar. Kara kara düşünürsün ama aslında her şey bembeyazdır, açık seçiktir. Düşmanı dost bellemeyin. Dosta da düşman olmayın.

Hiç fikrimizin olmadığı bir kitapta, söylenen bir cümle o kitapta ki en güzel şey gelebilir. Fakat aslında kitabı okuyup bunu bir daha düşündüğümüz de belki de en saçma cümleden söz etmişizdir. Yani, insanları tanımaya çalışın. Ağzına bal çalan her arıyı kraliçe zannetmeyin.

Şöyle de bir şey var ki, bir insan bir şey hakkında ne kadar yorum yapıyorsa, o kadar az şey biliyordur. Adını sanını unuttum ama çok önemli bir profesöre "Felsefe nedir?"  diye sorarlar ve "Bilmiyorum." cevabını alırlar. Aslında bilmek bir şeyler söylemek değildir. Çok konuşursan çok kaybedersin. Çok kaybedersen de hiç kazanmamış gibi görünürsün. 

DEVAMINI OKU
18 yorum
Paylaş: